Masalın konusu
Buğday tarlasında huzurla yaşayan Köy Faresi, kendisini küçümseyen Şehir Faresi’nin zengin yiyeceklerle dolu evine gider; ancak kediler ve ev sahibinin çıkardığı tehlikeler, bolluğun güven olmadan mutluluk getirmediğini gösterir. Köyüne dönüp sade mısır yemeğinin ve güvenli yuvasının kıymetini anlayan fare, huzuru seçer. Ormanın kenarında yaşayan yaşlı değirmenci ise kış sıkıntısı nedeniyle eşeğini pazarda satmaya çalışırken, yoldan geçen herkesin farklı öğütlerine uyar. Değirmenci ve oğlu eşeği taşımaya kalkınca hayvan nehre düşüp kaybolur; böylece herkesi memnun etmenin mümkün olmadığını öğrenirler. Masallar, şükretmeyi, doğru kararı düşünerek vermeyi ve güvenliğin zenginlikten değerli olduğunu hatırlatır.
Bu masal ne öğretir?
Masallar; şükretmeyi, güvenliğin zenginlikten değerli olduğunu ve herkesi memnun etmek yerine doğruyu seçmeyi öğretir.
Masalın kahramanları
Köy FaresiŞehir FaresiYaşlı DeğirmenciDeğirmencinin OğluEşek
Masaldan sonra çocuğunuza sorabilirsiniz
- Köy Faresi neden şehirden kendi yuvasına döndü?
- Yaşlı Değirmenci ve oğlu eşekle pazara neden gidiyordu?
- Eşeği taşımaya çalıştıklarında ne oldu?
Bu masalı uygulamada dinleyin
- Araya reklam girmez; masal bitince başka bir videoya geçmez.
- Günlük masal sınırını PIN korumalı ebeveyn bölümünden siz belirlersiniz.
- Çocuğunuzun fikrinden ona özel, resimli ve seslendirilmiş masal oluşturursunuz; her ay bir tanesi ücretsiz.
- Hesap açmanız gerekmez. iPhone, iPad ve Android’de.
Masalı izle
20 dk
Oynat’a bastığınızda video YouTube’dan (Google) yüklenir; o ana kadar bu sayfada YouTube’dan hiçbir şey yüklenmez (gizlilik politikası, Bölüm 12). YouTube reklam gösterebilir; uygulamada reklam yoktur. Masalı YouTube kanalımızda da izleyebilirsiniz.
Masalı oku
Masalın anlatımı, yazıya geçirilmiş hâliyle. Uygulamada kelimeler anlatımla birlikte vurgulanır.
Bir köy faresi vardı. Köyün dışında bir buğday tarlasında yaşıyordu. Burada hayat sakin ve huzurluydu. Tarladaki yuvasında her türlü tehlikeden uzak, güvenli bir hayatı vardı. Farenin çevresinde ihtiyacından çok daha fazla yiyecek vardı.
Hiçbir zaman aç kalmamıştı. Rezzak olan Allah onun da rızkını veriyordu. Köy faresi buğday tarlasında başkaları tarafından rahatsız edilmeden gönlünce eğleniyor, hoplayıp zıplıyordu. Basit ama mutlu bir hayatı vardı.
Bir gün şehirden gelen bir fare, köy faresinin yaşadığı buğday tarlasına uğradı. Köy faresi bütün içtenliğiyle onu yemeğe davet etti. “Sizi bu akşam evime davet ediyorum. Lütfen kabul edin. Yiyeceklerimi sizinle paylaşmak istiyorum,” dedi.
Fakat şehir faresi birazcık maalesef kendini beğenmişti. Birazcık kibirliydi. Ne kötü bir huy, değil mi? Neyse, köy faresini küçümsüyordu. Onun sıkıcı, geri kalmış ve söylemesi ayıp, aptal biri olduğunu düşünüyordu.
Şehirli olduğu için çok gururlanıyordu. Şehir ona göre çok hareketli bir yerdi. En güzel elbiseler, en lezzetli yemekler, hepsi ancak şehirde bulunan şeylerdi. Ama bir taraftan da şehir faresi köy yaşamının nasıl olduğunu merak ediyordu. Onun için arkadaşının davetini kabul etti.
O akşam şehir faresi ve köy faresi küçük ağaç evde birlikte yemek yediler. Yemekte yalnızca mısır vardı. Bu sırada dışarıda gün batmak üzereydi. Bütün insanlar yorucu bir günün sonunda dinlenmek için evlerine çekilmişlerdi. Hayvanlar barınaklarına girmiş, uyumaya hazırlanıyorlardı.
Küçük ağaç evde ise fareler yemeklerini yerken sohbet ediyordu. Köy faresi arkadaşının yemek hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istedi. “Köy yemekleri hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Siz sadece tek çeşitten oluşan bir yemek mi yersiniz?” dedi şehir faresi. Yüzünde küçümseyen bir ifade vardı.
“Köy faresi, bu sağlıklı bir yemektir. Oralarda o kadar çok ki hiç kimse yemek için kavga etmez. Sağlıklı bir besin olduğu için hasta bile olmayız,” diye cevap verdi köy faresi. Şehir faresi bu sözlere inanmamıştı. “Hep böyle sakin mi yaşıyorsunuz? Yapacak bir şeyleriniz yok mu?” diye sordu.
Köy faresi, “Ben burada çok iyi yaşıyorum, elhamdülillah,” diye cevapladı. “Havalar güzel olunca tarlada oynarım. Kimse beni rahatsız etmez. İstediğimi yapabilecek kadar özgürüm. Havalar yağışlı olduğu zaman çiftçinin barınağına sığınırım. Şu an havalar çok güzel. Hasta olmaktan korkmuyorum.
Başkalarına güzel görünmek, onları eğlendirmek için çaba sarf etmiyorum. Burada sıkıntılardan uzak, huzurlu bir hayat sürüyorum,” diye de ekledi hızlı hızlı. “Yani her gün aynı şeyleri mi yapıyorsunuz? Hayatınız hiç değişiklik olmaz mı?” diye sordu şehir faresi kendini beğenmiş bir sesle. “Ben burada sıkıntıdan patlarım,” derken bakımlı pençesiyle esnemesini saklamaya çalışıyordu.
Sonra şehir faresinin aklına bir fikir geldi. “Hey, bak aklıma ne geldi! Neden şehre gelip bir süre benimle kalmıyorsun? Sana nasıl yaşanması gerektiğini öğretirim. Heyecanlı bir hayat, çeşit çeşit yiyecekler…” Köy faresi, “Evet, teklifini kabul ediyorum,” dedi.
Ve birkaç gün sonra köy faresi gerçekten de şehir faresini ziyarete gitti. Şehirde yaşam köydekinden farklıydı. Geniş caddelerde pek çok insan vardı. Telaş ve koşuşturma içinde bir hayat sürdükleri belliydi. Arabalar hızla gidip geliyordu.
Köy faresinin etrafında sadece gürültü ve karmaşa vardı. Yol kenarlarında satıcılar bağırışıyordu. Etrafta yiyecek arayan başıboş kedi ve köpekler vardı. Köy faresi gördüklerinden hiç de memnun kalmamıştı. Bir müddet gittikten sonra şehir faresinin yaşadığı evi buldu.
Onun yaşadığı büyük beyaz evi görünce bütün korku ve hoşnutsuzluklarını unuttu. Bu evin çeşit çeşit çiçekleri olan bir bahçesi vardı. “Ne kadar güzel bir evin var,” dedi köy faresi. Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmıştı.
Köyünde böylesine düzenli bir bahçe yoktu. Çiçekler, ağaçlar sıra sıra dizilmişti. Herkesi hayran bırakacak bir manzara vardı. Köy faresi, “Böyle güzel bir ortamda yaşamanın tadına doyum olmaz,” dedi yine hızlıca.
Evin görkemli ve mükemmel oluşu da bahçeye ayrı bir güzellik katıyordu. Ama her şey bazen dıştan göründüğü gibi güzel olmayabilirdi. Dışarıdan güzel gözüken, iyi gözüken şeyin bazen arkasında iyi olmayan şeyler olabilirdi. Veya dışarıdan bakınca zor, sıkıcı, iyi olmayan gibi gözüken olayların, mekânların arkasında da tam tersi iyilikler olabilirdi.
Şehir faresi de evin kilerinde yaşıyordu. Burada çeşitli yiyecekler depolanmıştı. Köy faresinin ağzı sulanmıştı. Kilerde pastırma, kraker, şeker, reçel, fındık, ceviz, kiraz ve hatta taze çiftlik peyniri bile vardı.
Köy faresi gözlerine inanamıyordu. “Şuraya bak,” diye bağırdı. “Bir fareye ömür boyu yetecek kadar yiyecek var burada. Köy evini burasıyla karşılaştırınca çok basit ve sıkıcı, değil mi?” diye sordu şehir faresi gülerek. “Hadi gidip en taze peynirlerle karnımızı doyuralım ya da az fındık ezmesi ve böğürtlenlerle başlayalım yemeğe. Ardından kızarmış tavuk da fena olmaz. Burada hayat daha güzel ve hareketli, değil mi?” dedi.
Ve daha sözünü bitirmemişti ki kilerin kapısı açıldı. Kendilerine doğru bir çift büyük siyah botun geldiğini gördüler. Daha da kötüsü, içeriye bir de kedi girmişti. Beyaz, boynunda kırmızı kurdelesi olan bir kedi. Miyavlayarak etrafı gözetliyordu.
Kedinin sesi bile farelerin tüylerini diken diken etmişti. Bir bal kavununun arkasına sinmiş olan zavallı fareler korkuyla birbirlerine bakıyordu. Botlar ve kedi oradan çıkıncaya kadar nefes almaya bile cesaret edemediler. Kapı kapanınca, “Oh, kurtulduk,” diyerek derin bir nefes aldı şehir faresi.
O sırada köy faresi de ne kadar büyük bir tehlike atlattıklarını düşünüyordu. Korkudan titreyen bir sesle, “Kedinin akşam yemeği olabilirdik,” diyebildi. Fareler saklandıkları bal kavununun arkasından çıkma cesaretini bulunca peynire doğru koştular.
“Hadi gel, artık zaman kaybetmeyelim,” dedi şehir faresi. Tam peynirin yanına gittiler, ısıracaklardı ki kilerin kapısı tekrar açıldı. Fareler büyük bir hızla pirinç çuvalının arkasına kaçtılar. Bu defa da içeriye gri bir kedi girdi.
Oldukça iri ve korkunç görünüyordu. Farelerin kokusunu almıştı kedi. Çok aç olduğu belliydi. Etrafı koklayarak onların yerini bulmaya çalışıyordu. Zavallı farecikler korkudan oldukları yerde donup kaldılar.
Kedi saklandıkları yeri gördü. Keskin dişlerini göstererek onlara doğru atıldı. Fareler korkuyla kaçışmaya başladı. Turşu ve reçel kavanozlarını düşürdüler. Kilerdeki gürültü o kadar fazlaydı ki siyah botların sahibiyle beyaz kedisi geri döndü.
Beyaz kedi, sahibinin yiyeceklerini çalmaya çalışan sokak kedisini görünce büyük bir öfkeyle üzerine atladı, onu kovalamaya başladı. Bu karmaşa karşısında ev sahibi çok sinirlendi. O da kediyi kovalamaya başladı ve onu dışarı attı.
Fareler rafın arkasındaki küçük bir boşluğa saklanmıştı. Korkudan titriyordu özellikle köy faresi. Ev sahibi ve beyaz kedisi kilerden çıkana kadar saklandıkları yerden kıpırdamadılar.
Daha sonra şehir faresi, sanki hiçbir şey olmamış gibi kendine çekidüzen verdi ve köy faresine döndü. “Artık korkacak bir şey kalmadı. Ben çok acıktım. Hadi gel, karnımızı doyuralım,” dedi.
“Nihayet, teşekkürler,” dedi köy faresi ve devam etti: “Hayatım boyunca unutmayacağım kadar korku ve dehşet yaşadım. Böyle bir hayat benim ölümüme sebep olur. Evime dönüyorum,” diyerek yemek bile yemeden oradan uzaklaştı.
Yaşadığına hiç bu kadar sevinmemişti. “Oh, hamdolsun ya, hamdolsun. Ne kadar huzur içinde yaşıyormuşum, ne büyük nimetmiş,” diye düşündü. O akşam kendi evinde mısırdan oluşan yemeğini yedi.
Köy faresi bolluk içinde değildi ama güvenli yuvasında mutluydu. “Ben böyle yaşamayı seviyorum,” dedi köy faresi kendi kendine. Tebessüm ederek ekledi: “Bırak köy faresi güzel evinde lezzetli yemekleriyle yaşasın. Eğer güvenli bir hayatın yoksa, zenginliğin hiçbir faydası yok.”
Yaşlı değirmenci ailesiyle birlikte ormanın kenarında bir evde yaşıyordu. Kış çok sert geçiyordu. Yiyecekler azalmıştı. Değirmenci ve ailesi bu kışı sıkıntı içinde geçiriyordu. Yaşlı değirmencinin eşeğine ot alacak parası bile kalmamıştı.
Bir sabah hep birlikte patates çorbası içtiler. Eşi, “Artık pek yiyecek bir şeyimiz kalmadı. Ama bir fikrim var. Nasıl olsa eşeğe bakamıyoruz. Onu şehir pazarında iyi bir fiyata satabiliriz. Biraz zayıf görünüyor ama henüz gücü yerinde. Eşek bu hâliyle çiftçilerin işine yarayabilir,” dedi.
Bu fikir değirmencinin aklına yatmıştı. Başka da çareleri yoktu. Ve ertesi gün pazara gitmeye karar verdi. Pazarın kurulacağı sabah erkenden yaşlı değirmenci küçük oğlunu da yanına aldı. Eşeğin boynuna bir ip bağlayarak yola çıktılar.
Dışarıda güneşli ve güzel bir hava vardı. Bu güzel hava yaşlı değirmenci ve oğlunu oldukça neşelendirmişti. “Ah,” dedi, “hamdolsun Yarabbi, yeni bir güne uyandık, vücudumuza sağlık sıhhat verdin ve seni hatırlama, anma fırsatı verdin,” diyerek dua ederek başladı gününe değirmenci.
Onlar mutlu bir şekilde şakalaşıp gülüşürken yolda birkaç genç kızla karşılaştılar. Kızlar yaşlı değirmenci ve oğlunu eşeğin yanında yürürken görünce gülmeye başladılar. Değirmenci baba ve oğlu çok şaşırmıştı. “Bu kadar gülecek ne var?” diye sordular.
“Böyle sıcak bir günde yanınızda binebileceğiniz bir eşeğiniz varken ona binmiyorsunuz,” dedi kızlardan biri. Yaşlı değirmenci bunu hiç düşünmemişti. “Aa, evet, çok haklısınız,” diye karşılık verdi.
Eşeği tutarak oğluna, “Hadi oğlum, eşeğin sırtına bin. Küçük olduğun için bu uzun yol seni daha çok yorar,” dedi. Değirmenci oğluna eşeğin sırtına binmesi için yardım etti ve tekrar yola koyuldular.
Bir müddet yürüdükten sonra şehrin dışında bir grup adam gördüler. Onlar çocuğun eşeğin üzerinde keyifle gittiğini, babasının ise yanında bitkin bir şekilde yürüdüğünü görünce bu duruma kızdılar. “Bakın,” dedi adamlardan biri. “Ben size artık gençler yaşlılara saygı göstermiyor, diyordum. İşte bu sözümü ispatlayan bir olay.”
“Çocuk eşeğin üzerinde giderken yaşlı adam yürümek zorunda kalmış.” “Evet,” dedi bir diğeri. “Zaman değişti. Bizim zamanımızda böyle bir olayın yaşanması mümkün değildi.” Sonra çocuğa seslendi: “Eşekten aşağıya in de biraz da yaşlı baban binsin.”
Değirmenci oğluna, “Hıı, galiba onlar haklı. Hadi gel, onların sözünü dinleyelim,” dedi. Bunun üzerine çocuk eşekten inerek babasının binmesine yardımcı oldu. Sonra yola devam ettiler.
Az gittiler, uz gittiler, çok fazla gitmemişlerdi ki bir grup kadınla karşılaştılar. Kadınlar pazardan alışveriş yapmış, evlerine dönüyorlardı. Zavallı değirmenciye bağırmaya başladılar.
“Sen nasıl eşeğin sırtında yolculuk edersin de zavallı çocuğu arkandan koşturursun? Yazık değil mi çocuğa? Nefes nefese kalmış. Sana zar zor yetişiyor.” Kadınların bu sözlerini duyan yaşlı değirmenci onları da memnun etmek istedi.
“Ama hep biz başkalarını memnun edemeyiz ki. Doğru neyse, erdemli olan neyse onu yapmak zorundayız.” Değirmenci çok zarif bir insandı. Kadınların bu şekilde azarlamasından dolayı utanmıştı. Oğluna, “Hadi sen de eşeğe bin de herhalde ikimizi de taşıyabilir,” dedi.
Çocuk babasının dediğini yaptı. Birlikte eşeğe bindiler. Şehre doğru yaklaştıklarında öğle olmak üzereydi. “Tam vaktinde pazara geldik,” dedi değirmenci. “Bu saatlerde pazar çok kalabalık olur. Eşeğimizi iyi bir fiyata satabiliriz.”
Şehre girmek üzereyken koyun sürüsü otlatmakta olan bir çoban gördüler. Çoban onlara kızgın kızgın bakıyordu. “Bu eşek sizin mi?” diye sordu. Yaşlı değirmenci, “Evet,” dedi.
Çoban, “Siz ne kadar vicdansız bir insansınız. Hiç kimse sizin yaptığınızı yapmazdı. Yazık değil mi? Zavallı hayvanı böylesine yormanızı doğru mu? Siz ondan daha güçlü görünüyorsunuz. Taşınması gereken biri varsa o da eşek olmalı,” diye onları azarladı.
Yaşlı değirmenci bu sözleri duyunca çok üzüldü. Aynı zamanda yine karşıdakine, yani çobana hak verdi. “Gerçekten eşek çok yorgun ve bitkin görünüyor. Oysa onu iyi bir fiyata satabilmemiz için güçlü görünmesi gerekiyor. Senin sözünü dinleyip şimdi de biz onu taşıyalım,” diye cevap verdi.
Oğlunun yardımıyla eşeğin ayaklarını bir iple bağladı. Daha sonra ipten bir odun parçası geçirerek eşeği sırtlarına aldılar ve pazara gitmek için yeniden yola koyuldular. Pazar yeri oldukça kalabalıktı.
Yaşlı değirmenci ve oğlunun pazarın orta yerine doğru ilerleyebilmeleri için bir köprüden geçmeleri gerekiyordu. Sırtlarında bir eşekle köprüyü geçmeye çalışan iki kişinin komik görüntüsü, pazarda alışveriş yapmakta olan insanların dikkatini çekti. Çok geçmeden insanlar onların etrafında toplanmaya başladılar.
Gülerek yaşlı değirmenci ve oğluyla alay ediyorlardı. Eşek bu gürültüden ürkmüştü. Zaten ayaklarına bağlı olan ipten kurtulmaya çalışıyordu. Tepindi ve sonunda onu taşıyan odun parçası kırıldı; eşek, köprünün aşağısındaki nehir sularına kapılıp kayboldu.
Yaşlı adam eşeğini kaybettiği için çok üzülmüştü ve oğluna döndü, pişmanlıkla: “Ah ah, bu herkesi mutlu etmeye çalışmanın bir sonucudur oğlum,” dedi. Ve sonra da, “Burada yapacak bir işimiz kalmadı. Hadi eve geri dönelim,” dedi.
Değirmenci ve oğlu evlerine dönmek üzere yola çıktılar. Hem eşeklerini kaybetmişler hem de parasız kalmışlardı ve anlamışlardı ki herkesi memnun etmek mümkün değildir.
Rehber Erdem masalları — Sabır, dürüstlük, paylaşmak: değerler eğitimi için masal seçimi. Tüm rehberler
Aynı seriden
8 dk
Mutluluk Ülkesinin Misafirleri - Uyku Öncesi Çocuk Masalı
8 dk
Küçük Pembe İnsanlar - Uyku Öncesi Çocuk Masalı
5 dk
Mik ile Rop - Uyku Öncesi Çocuk Masalı
7 dk
Rüzgar Gülü İle Yel Değirmeni - Uyku Öncesi Çocuk Masalı
10 dk
Olgun'un Öfkesi Masalı - Çocuklarda Öfke Kontrolü Yöntemleri
8 dk
Söz Dinlemeyen Yelkenli - Uyku Öncesi Çoklu Zeka Geliştirici Masal